Showing posts with label ilford pan 400. Show all posts
Showing posts with label ilford pan 400. Show all posts

Friday, April 19, 2013

I Need that Perrier



    Elizabeth'in şu anki güzelliği bana: "Lhorme, siz yalnızca bok herifin tekisiniz, bakışlarınızı bana yöneltmeyi nasıl göze alıyorsunuz?" diyor gibiydi gerçekten. Ayrıca bu yüz üzerinde bayağılığın, bir anda uyumu bozma ve parlaklığı donuklaştırma gücüyle yaratabileceği yıkımı bildiğim için bu güzellik bana daha da ürkütücü geliyordu. Ucu önceki çağlara kadar uzanan korkunç bir haksızlığa uğramışlık duygusuna kapıldım, kısa ancak şiddetli. Odanın tavanının kusursuz ve buz gibi huzurunun benimle iletişime geçtiği sabah meditasyonu olmasaydı sanırım -utanç ile karışık sinirden- onur kırıcı davranış altında kızarırdım.
    Ardından gelen sessizlikte, Elizabeth bakışlarını kapağını dalgınca okşamaya devam ettiği kitaba doğru yöneltti. Gözlüklerimi çıkarmamıştım ve çıkarmaya da hiç niyetim yoktu. Konuşmaya da niyetim yoktu. Şimdi yalnızca ne söyleyeceğini merak ediyordum, aptalca merak ediyordum. Garsonun getirdiği Perrier'den bir yudum aldığımda, kızın dudaklarının kımıldadığını gördüm, ama hiç bir şey anlamadım. Birahanenin vızıldayan uğultusunu da artık duymadım, sanki biri ansızın sesi kesmiş gibiydi. Bu durum ne kadar sürdü bilmiyorum, bir asır veya bir saniye ve gürültü geri geldiğinde Elisabeth şöyle diyordu:
    - Anlıyor musun, Christian?
    Gülümseyişi üzgün ve yumuşaktı. Arkasından uzun, upuzun kenarlarında yapraksız ağaçlar olan bir yol sonsuzluğa doğru uzanıyordu. Makadam yol yağmurda parlıyordu ve etraftaki kırlar alacakaranlıkta gitgide yok oluyordu.
    - Anlıyorum, dedim ona.
    Ve bu yol üzerinde, oralarda bir yerde, pardösüsüne gömülmüş nereye gittiğini, ne aradığını bilmediğim bir adam uzaklaşırken, ben de Elizabeth'e gülümsedim.

Gönüllü Sürgün-Suerte
Claude Lucas

Tuesday, February 28, 2012

Slow and Furious


Teknoloji devriminin insana armağan ettiği bir esrime biçimidir hız. Motorsiklet sürücüsünün tersine, koşucu, kendi bedeninin varlığını her zaman duyumsar, ilaç ampullerini, soluk durumunu hiç aklından çıkarmamak zorundadır; gövdesinin ağırlığını ve yaşını hisseder koşarken, kendi kendinin ve yaşamının zamanının her zamankinden daha fazla bilincindedir. İnsan hız yeteneğini bir makineye devredince her şey değişir: Artık kendi gövdesi oyunun dışındadır ve bir hıza teslim eder kendini, cisimsiz, maddesiz bir hıza, katıksız hıza, hızın hızlığına, esrime hızına.

...

Yavaşlığın keyfi neden yitip gitti böyle? ah nerede şimdi geçmişin aylaklıkları? Halk türkülerinin tembel kahramanları neredeler, bir değirmenden ötekine sürüklenip duran, açık havada yıldız palasta uyku çeken şu serseri tayfası nerede şimdi? Kır yollarıyla, çayırlarıyla, harman yerleriyle, doğa güzellikleriyle nereye gittiler? Bir Çek atasözü onların tatlı aylaklıklarını tatlı bir eğretemiyle tanımlar: Tanrı'nın pencerelerini seyrediyorlar. Tanrı'nın pencerelerini seyreden kimsenin canı hiç sıkılmaz, mutludur. Günümüz dünyasındaki işsizliğe dönüştü aylaklık; aynı şey değil kuşkusuz: İşe yaramaz hisseder kendini işsiz insan, canı sıkılır, yoksun kaldığı devinimi arar durmadan.

Milan Kundera

Thursday, January 12, 2012

Sough of Soul



Eskiden insanlarımız ölümle yanyana, hatta içiçe yaşarlardı. Eskiden ölüm, küçük mezarlıklarıyla evlerimizin bahçelerine kadar sokulmuştu. Bu durum bir ihmal sonucu olmamıştı: İnsanlarımız buna, bilerek izin vermişlerdi. Hatta bu konuda ölümü teşvik etmişlerdi bile diyebiliriz. Her sokakta ahretin bir şubesi açılmıştı. Her şey belirli bir düzen içinde yürütülüyordu: Parmaklıklı pencereler, taş duvarlar, bu iş için özel olarak yetiştirilen serviler... ve her biri, temsil ettiği insana benzeyen o güzelim mezar taşları... Hayır, hiçbir şey tesedüfe bırakılmamıştı.
......
İnsanlar, ölümün görüntüsüyle böylesine samimi oldukları için hayatın anlamını bizlerden daha fazla takdir ederek yaşıyorlardı. Bizim sokakta da şöyle iki hanelik şirin bir mezarlık olsaydı... ve her gün işimize giderken kavuklu ya da sarıklı bir mezar taşıyla merhabalaşsaydık...

Coşkun ağzından Oğuz Atay

Wednesday, December 14, 2011

Sky Walking



azbirazinsan: mutluluk bir duygudur, insanlar bunu hissetmek ister ve acı da bir duygudur, insanlar bunu hissetmek istemez... sadece bazı duyguların faşistliğe uğradığını düşünüyorum...

gypsysadsong: bu yüzden mi izole etmek kendini... saygı duyduğun acının başkalarını rahatsız etme düşüncesi...

30.07.2010

Friday, January 7, 2011

I Feel Excited



Hepsinin halinde, en yakınlarının beklenmedik bir felaketi karşısında bile insanlarda her zaman görülen garip bir sevinç duygusu vardı. En içten acıma, acısını paylaşma duygusunu taşısalar bile, hiç istisnasız her insan bu sevince kapılmaktan kendini alamaz...

Roskolnikov ağzıyla Dostoyevski

Sunday, December 19, 2010

Hundred and Fourteen Lies



Saçma! Ben yalan dinlemesini severim. Yalan, insanın bütün diğer varlıklardan  daha üstün olduğunu gösterir. Yalan ile gerçeğe ulaşılır. Ben söylediğim için insanım. Önceden on dört hatta belki de yüz on dört kez yalan söylemeden hiçbir gerçeğe ulaşılamaz. Bu da kendince bir tür saygıdır. Oysa biz kendi beynimizi kullanarak yalan söylemesini bile beceremiyoruz. Bana kendi yarattığın bir yalanı söyle, ben de seni alnından öpeyim! Kendi uydurduğun bir yalanı söylemek, başkalarının ağzından duyduğun gerçekleri tekrarlayıp durmaktan neredeyse daha iyi sayılır. Birincisi sen bir insansın, ikincisi ise, bir papağandan farksızsın! Gerçek kaçacak değil ama yaşam durdurulabilir: Örnekleri var! Biz şimdi neyiz? Hepimiz, hiç istinasız hepimiz, bilim, gelişim, düşün, yaratı, idealler, arzular, liberalizm, mantık, deney ve bütün alanlarda, ama bütün alanlarda hâlâ hazırlık sınıfındayız! Başkasının aklıyla yaşamak hoşumuza gidiyor. Üstelik buna fena alıştık! Doğru mu? Haklı mıyım? Doğru mu?


Razumihin ağzından Dostoyevski

Sunday, December 12, 2010

Are You Afraid From Me



Ya ben yanılıyorsam, ya insanoğlu gerçekte aşağılık değilse... Başka bir deyişle bütün insan soyu aşağılık değilse? Bu durumda, geri kalan her şey ön yargı, yersiz korkular. Ve hiç bir sınır yok. Olması gereken de bu!..

Roskolnikov ağzıyla Dostoyevski